Terra Amata: Modernite’nin çıkmazları ve hayalgücümüzün verili sınırları

14/10/2017


“Terra Amata: Modernite’nin çıkmazları ve hayalgücümüzün verili sınırları”
Terra Amata sergisi yazısı
Nora Tataryan, Agos 13.10.2017

English version below!

Adorno, en sık alıntılanan metinlerinden biri olan ‘Kültürel Eleştiri ve Toplum’da (Cultural Criticism and Society) Auschwitz’den sonra şiir yazmanın barbarlık olduğunu söyler. Bu ifade genelde Holokost’un akıl almazlığı karşısında, şiirin -ve daha geniş anlamda sanatsal üretimin- kifayetsiz kalışına işaret eder. Ancak bu savın gölgede kalan başka bir veçhesi de, Holokost’la beraber insan aklının hayalgücü üzerinde kurduğu tahakkümün gelebileceği en üst seviyeye ulaşmış olmasıdır. Bu ‘modern’ katliamın ardından tahayyül etme kapasitemizde geri döndürülemez, ontolojik bir kırılma yaşanmıştır.

Terra Amata, Galerist, 2017 Fotoğraf: Berge Arabian

TUNCA’nın Galerist’te devam etmekte olan solo sergisi ‘Terra Amata’, benzer bir tahakküm ilişkisini mimarî yapılar arasındaki mantıksal süreklilik üzerinden bir okuma önerisi. Adını insanın barınma ihtiyacı sonucu inşa ettiği ilk yerleşim formundan alan sergi, doğaya yapılan bu müdahaleleri Polonya’daki Austwitz-Birkenau kampındaki mimarî modele ustaca bağlayarak hem bir modernite eleştirisi yapıyor hem de zalimliğin varabileceği sınırları resmediyor. TUNCA’nın çizimlerinin ana teması ‘yapı’ ve ‘müdahale’. Sergi mekânına girdiğimizde soldaki ilk odada Aleksandropoli’deki Tümülüs’ü ve Birkanu’daki krematoryumun küllerini dökmek için dikdörtgen şeklinde modifiye edilmiş bir göl çizimine rastlıyoruz. Doğa ve müdahale ilişkisi üzerine düşünüp mekânda ilerlerken, seramikten yapılmış rotundalar ve galeriyi keskin bir şekilde bölen ve içinde Birkenau’dan getirilmiş bir tuğla da barındıran duvar, TUNCA’nın bizi götürmek istediği asıl yere bir geçiş niteliğinde.

Serginin ana aksini sanatçının ‘Domus’ adını verdiği üç adet çizim oluşturuyor. Polonya’daki konsantrasyon kamplarındaki binalardan esinlenerek çizilmiş bu sabit kompozisyonlar, TUNCA’nın yorumuyla, durağan birer yapı olmaktan çıkıp tarihin taşıyıcılarına dönüştükleri yerde, bu binaların içinde ne olmuş olabileceğini düşünmeye başlıyoruz. Ancak okuduklarımız ve izlediklerimiz üzerinden tahayyül edebileceğimiz, deneyime kapalı bu gerçeklik, yapı bozuma uğratılmış evlerin pencerelerindeki ve kapılarındaki işlevsizlikle adeta yüzümüze kapanıyor. Serideki son oda, TUNCA’nın ‘Kras Kras’ adını verdiği karga heykeli ve kamp mimarisini bu kez içeriden görmemize vesile olan ‘ARCA II’ isimli çizimden oluşuyor. İnsan aklının sınırlarını ve doğaya yaptıklarını hiç insan göstermeden ince bir şekilde anlatan bu sergideki tek canlı tasviri olan karga sayesinde tanıklık ve gelecek tahayyülü üzerine düşünme fırsatı buluyoruz.

Modern tarihin en büyük katliamlarından biri olan Holokost, Roberto Benigni’den Chritsitan Boltanski’ye, W.G. Sebalt’tan László Nemes’e birçok farklı alandan ismin sanatsal üretimine konu olmuş ve enikonu işlenmiş bir olay. TUNCA’nın Polonya’daki konsantrasyon kampları üzerinden Holokost’a yaklaşımıysa onun modernizmin diğer mihenk taşlarıyla bağlantısı içinde okuması ve insan aklının tahayyül sınırlarına işaret etmesi bakımından oldukça kıymetli. Kendisi başka bir soykırıma mekân olmuş bu coğrafyada Holokost’la ilişkili iş üretme pratikleri üzerine düşünmeye başladığımızdaysa, başka bir tahayyül sınırlamasıyla karşılaşıyoruz. Şüphesiz Holokost’la ilgili üretilen işlerin ortaya çıkış koşulları bu katliamın Almanya’nın milli tarihine dâhil edilmesi, bu olayın geçtiği yerlerin hafıza mekânlarına ve müzelere dönüştürülmesi sonucu mümkün hale geldi. Böylesi bir üretimi stimule edecek tanımayı ve hatırlama mekanizmalarını içermeyen bir coğrafyada bu konu üzerine iş yapmak ise hâlâ oldukça güç, hatta tehlikeli. Dolayısıyla ‘Terra Amata’ bizi, faili veya sorumlusu olmadığımız bir felaketle görece konforlu bir şekilde yüzleştirirken kolektif belleğimizdeki başka bir boşluğa ve hayalgücümüzün verili sınırlarına da işaret ediyor.

*‘Terra Amata’, 14 Ekim’e kadar Galerist’te ziyaret edilebilir.

“Terra Amata: Modernity’s dilemmas and the given limits of our imagination”
On exhibition Terra Amata
Nora Tataryan, Agos 13.10.2017
Translated by Güher Gürmen

In one of his most quoted articles entitled ‘Cultural Criticism and Society’, Adorno states that writing poetry after Auschwitz is barbaric. This statement generally indicates that poetry – and artistic production in a broader sense – falls short in the face of the Holocaust. However, in the background, another aspect of this argument involves that human reason’s dominance over imagination has reached its climax with the Holocaust. After this ‘modern’ massacre, there has happened an irreversible, ontological rupture in our capacity of imagination.

TUNCA’s solo exhibition ‘Terra Amata’ at Galerist is a proposal to read a similar relationship of dominance in terms of the logical continuity between architectural structures. Entitled after the first settlement form that man has constructed as a result of the need of sheltering, the exhibition both makes a criticism of modernity and depicts the limits of cruelty by connecting these interventions in nature to the architectural model at the Auschwitz-Birkenau camp in Poland. The main theme of TUNCA’s drawings is ‘structure’ and ‘intervention’. When we enter the exhibition venue, in the first room on the left-hand side, we come across the Tumulus in Alexandroupolis and a drawing of a rectangularly modified lake where ashes of the crematoria in Birkenau were poured into. As we move along in the venue while reflecting upon the relationship between nature and intervention, the rotundas made out of ceramics and the wall sharply deviding the gallery and containing a brick from Birkenau serve as a passage to the actual place where TUNCA wants to take us.

The main axis of the exhibition consists of three drawings that the artist calls ‘Domus’. Where these fixed compositions inspired by the buildings in the concentration camps in Poland cease to be static structures and turn into the bearers of history, we start to reflect upon what might have happened in these buildings, according to TUNCA’s interpretation. This reality closed to experience that we can only imagine through what we have read and watched seems to be shut to our face due to the nonfunctional windows and doors of the deconstructed houses. The last room in the series consists of the crow sculpture called ‘Kras Kras’ by TUNCA and the drawing entitled ‘ARCA II’ which makes us see the camp architecture from the inside this time. Thanks to the crow which is the only description of a living being in this exhibition that illustrates in a subtle way the limits of the human mind and what it has done to nature without showing any people, we have the opportunity to reflect upon witnessing and the imagination of future.

One of the greatest massacres of modern history, the Holocaust is an event that has been the subject of artistic productions and thoroughly treated in many different fields by names from Roberto Benigni to Christian Boltanski, from W.G. Sebalt to László Nemes. TUNCA’s approach to the Holocaust in terms of the concentration camps is quite precious in the sense that it reads it within the connection of other milestones of modernism and indicates to the imaginative limits of the human mind. And when we start to reflect upon the practices of producing works related to the Holocaust in this geography which itself has been a place of another genocide, we encounter another restriction of imagination. Beyond any doubt, the conditions in which the produced works related to the Holocaust emerged became possible as a result of the fact that this massacre was included in Germany’s national history and the places where this event has taken place were turned into spaces of memory and museums. In a geography which does not contain the recognition and mechanisms of recollection that would stimulate such a production, it is still quite difficult, and even dangerous, to produce works on this topic. Hence, while ‘Terra Amata’ confronts us in a relatively comfortable way with a disaster which we have not committed or of which we are not responsible of, it also indicates to another void and the given limits of our imagination in our collective memory.

*‘Terrra Amata’ can be visited until October 14 at Galerist.

Comments (0) | Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | More: blog

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir