Tepebaşı’nda kültürel iklim değişikliği

29/09/2017


“Tepebaşı’nda kültürel iklim değişikliği”
Terra Amata sergisi yazısı
Evrim Altuğ, Art Unlimited 28.09.2017

English version below!

Tunca’nın Galerist’te 14 Ekim’e değin yer alan Terra Amata (Sevgili Yurt) sergisi, hafıza, hatıra ve hakkaniyet gibi nazik unsurların birbiri içine geçirildiği, maddî kuruluğundan, yalınlığından gocunmayan bakışın kabuklu yükünü görselleştiriyor.

Tunca, çıktığı yurtdışı gezilerden esinlendiği foto-grafik hafızaya dayandırdığı ve foto-gerçekçi bir tavırla da bunu, gündelik hakikatin “hayhuyu” içine yeni bir moral bilinçle süzdüğü kişisel sergisinde, insanın mekânla kurduğu ilişkinin uygarlık zeminine yönelik, eleştirel ve kavramsal bir etüt tecrübesi yaşatıyor.

Sanatçı, gerek mekâna ve gerekse satha dair sabırlı bakışı ve el emeği üzerinden yönelttiği nazik müdahalelerle, sergisinin temelini kendi geçmiş tanıklıklarının üçüncü tekil ve çoğul kişilere sunumu meselesi üzerinden kuruyor: Baktığımız şeyi ne kadar gördüğümüz, günümüz kelebek hızlı imge çağında bir hakikatin sureti ve aslına ne kadar tahammül edip, onu ne kadar sahiplendiğimiz gibi aslî sorular, serginin sessizliğiyle rekabet eder bir gürültüyle izleyicinin aklında yuvarlanıyor.

Tunca’nın, bir deneyim olarak fiziksel ve metafiziksel perspektif paylaşımı da, yarı kamusal bir alan olarak “sanat galerisinde” tartışmaya açtığı sergisi, kendi deyişiyle bir “Doğa Odasını” da bünyesinde taşıyor. Bu odadaki “manzara”lardan birinde, Polonya temerküz kamplarında küllerin biriktirildiği, ancak zamanla bir çukura, oradan da göle dönüşen bir kır manzarası seçiliyor. Bu manzaranın ve öteki kamp görsellerinin de kül griliğinde oluşu, serginin soğukkanlı hakikatini, yalıngöz perçinliyor. Kış katısı bir hakikat bu. İnsanın vicdanı titriyor.

Başlığını, Avrupa’da, bugün ırkı Homo Sapiens tarafından yok edildiği de kuvvetle ileri sürülen Neanderthal’lerin barınak inşa ettiği ilk tarih öncesi yerleşim olarak bilinen Terra Amata’dan alan sergideki bu odada bulunan görünmez “manzara”lar, sırdaşlıklarıyla ve kendi içine dönük, buruk, unutkanlığa kamufle evrilmişlikleriyle göze çarpıyor. Desenleri için karbon temelli geleneksel füzen malzemesini benimseyen sanatçı, bunun tarihle kurduğu organik bağın da kendisini memnun ettiğini gizlemiyor.

Dünya liderlerinin damak tatlarını temel alan önceki sergisi Desire (Tutku)’da olduğu gibi, kendisini zamanın ve malzemenin anlatısına mükemmele yakın bir titizlikle teğelleyen Tunca, sahip olduğu bu maharetle barışık kalmak durumunda olduğunu, Türkiye’ye dair şu ironik sözleriyle yorumluyor: “Niyeyse biz, bir çatışma ülkesiyiz. Bu çatışma hep kutuplaşmaları besliyor olagelmiş. Güncel sanat bir şeyler yapmaya çalıştığı süreçte, öteki taraf ‘iktidarım sarsılacak’ demeye getirirken, diğer yanda ise, ‘Türkiye’de tuval yapan benim yanımda, sergimde olamaz’a giden durumlar dahi yaşanabilmiş. Evet, ben bu çelişkinin adamıyım aslına bakılırsa… Ama arada kalmış, üretmiş tek kuşak da biz değiliz ki. Hafriyat’a, örneğin bir Murat Akagündüz’e, Hakan Gürsoytrak’a baktığımda, onları kendi arka planıma daha yakın gördüğüm de oluyor. Diğer taraftan, ben sanat eğitimi almasaydım, çok daha iyi bir çağdaş sanatçı olabilirdim; keşke bir tarih veya sosyoloji eğitimi alsaydım…”

Tunca’ya, bu sergi özelinde konuştuğumuzda uygarlık kavramıyla mı hesaplaştığını sorduğum zaman ise, şunları aktarıyor özetle: “Terra Amata: Sevgili Toprak, Sevgili Yurt… Biz bugün bunu diyebiliyor muyuz? Ben diyebiliyor muyum? Yurt, toprak, ev neresi? Ben son dört yıldır hiç bir yeri evim olarak hissetmiyorum. Yerleşemedim halâ. Nereye gideceğim ? Bence bu durum yaşadığımız dönemin de küresel yansımalarından olsa gerek. Suriye’dekilerin ev, yurt algısı bambaşka, ABD’dekilerin bambaşka. Zaten ulus, devlet, aile, hümanizm vesaire hep bu sistemin unsurları.”

Tunca’nın sergisinde esen unutkanlık, sergideki tüm işleri birbirine bağlayıcı, disiplinli bir dayanışma duygusu yayıyor. Kayda geçirilen mekânların, kendi hafızalarına da unutkanlığı var bu sergide. Yani bu öyle, salt izleyicinin kabahati de değil. Zamanın da ürettiği nobran bir unutkanlık bu. Tarih öncesi yerleşimlerin veya mimarî eğilimlerinin bugün için nasıl işlevlendirildiği, neye hizmet ettikleri hep serginin sorduğu, hatta cevabını bile takmayan, soru halinden gayet memnun, katır kutur sorular arasında.

Sanatçının galeri içine ördüğü geleneksel tuğla duvarın “pat diye”liği, bu duvarın galerinin pencereleri önüne, kolonları ardına bütün hoyratlığıyla ve sıradanlığıyla peydahlanması da, serginin ürettiği fiziksel önermeler arasında başa güreşiyor. Tunca bu malzemenin de hafızasını yoklarken minyatür formlara, sözgelimi “kubbe”ye ayrıca başvuruyor.

Tunca’nın sergisinin izleyicisine verdiği en kıymetli armağan, cehalet oluyor. Dünyanın vahşeti, acımasızlığı, kayıtsızlığı, soğukkanlılığı, sırlı doğası, örttükleri ve yok ettikleri, sergi içinde kaldıkça izleyiciyi birer birer rehin alıyor. Bu yönüyle gittikçe klostrofobikleşen sergi, en değerli anlam besinini de yırtıcı yabancılaşma duygusundan alıyor. Bu duygu da yoğun bir tekinsizliğe sizi sevk ediyor. Sergide minyatür bir rotunda (yuvarlak yapı)’ya da yer veren Tunca, mekânın aurasını hem kendinde, hem bizde sınadığı bu çalışmasıyla bir yanıyla da, yakın geçmişte Kasa Galeri’de Hera Büyüktaşçıyan ile açtığı ikili sergilerindeki emeği üzerinden selam veriyor.

Sergisini kavramsal olarak mağara, mağaradan çıkış ve oradan barınak, ev, inşaat ve kent gibi temel unsurlar üzerine temellendiren sanatçı, el yapımı tuğlaların kestiği devasa duvar içine nezaketle sindirdiği ve Polonya’dan, Auschwitz-Birkenau’dan getirdiği tuğla ile de, madde ve manânın sınırlarını, temasın hakikatini yokluyor.

İnsana bir tür “kültürel iklim değişikliği” yaşatan sürprizliliğiyle Tunca’nın sergisi, bu yönüyle izleyiciye ağır bir serinlik bırakıyor. Tunca, kamplardaki duvar resimlerini izlediği sırada rastladığı bir çocuk resmini, bize şöyle aktarıyor: “Bir ev var, okul var, anne ve baba çocuğunu okula götürüyor. Diğer tarafta bir saat var ancak, onun da akrebi, yelkovanı yok. Bize dendi ki çocuğa orada eğitim verilmiş. Çocuğun orada doğmuş olduğu tahmin ediliyor. Çocuk her şeyi orada öğrenmiş olabilir, ama ben biraz da o çocuğun ev algısını hayal etmeye başladım. Gördüm ki onun ev algısı, etraftaki suç yapıları ile sınırlı. Krematoryumu görüyor, insanların kaldığı kamp yapılarını görüyor ve çocuk, ev çizimine hepimiz gibi başlıyor. Çatı, pencere, kapı… Burada da aynısı var. Bildiğiniz gibi bunların psikolojik temsilleri var; çatı ne kadar büyükse, çocuğun umutları, hayalleri de o kadar büyük olabiliyor. O yapının kapısı, penceresi ne kadar büyükse, kendini babası, ailesiyle o kadar güvende hisseden biri oluyor; ya da bacasından dumanlar tütüyorsa, o yuvanın da çok sıcak bir ev ortamı olduğu gibi bir çok detayı var konunun. İşte ben de bu noktada bu yapıları nasıl ev gibi görünüyorlar gibi düşündüm. Nitekim, sergimdeki üç evde de buna yönelik bir sorgulama ile, hangisinin ev olduğu konusunda doğruyu bulamama, bilememe halime yoğunlaştım. Neticede bu durum bugün de bir çok kampta yaşanıyor ve bu, orası üzerinden yapılmış bir temsil.”

Sergi, “dip” noktasına en son odasında, insana Nuh’un Gemisi’ni yankılayan ve devasa, ürkütücü bir kuzgunun peydahlandığı yerde varıyor. Tunca, bu epik hikâyeyi çok benimsediği için kuzgunu tüm kara tekinsizliğiyle oraya yerleştirmiş. Bir barınağın içyüzünü gözler önüne seren sanatçı, kuzgunların zekâlarına da dikkat çekerek, onların yalnızca esaret altında konuştuklarını ve birşeylere “gülen” tek hayvan olduklarını da sözlerine ekliyor. Sanatçının sergisi böylece, Habil ve Kâbil’in belleğine dek inerek, topraktan gelenin, toprağa gideceğini ve bizlerin de bunu kara dev bir kuzgunun yoldaşlığında sürdürdüğümüzü anımsatıyor.

“Cultural climate change in Tepebaşı”
On exhibition Terra Amata
Evrim Altuğ, Art Unlimited 28.09.2017
Translated by Güher Gürmen

Tunca’s exhibition Terra Amata (Beloved Land) held at Galerist until October 14 visualizes the crusty load of the
look intertwining delicate elements such as memory, remembrance and equity without being offended by its material dryness and simplicity.

Based on photographical memory inspired by his trips abroad and distilled with a new moral consciousness into the “hubbub” of daily reality with a photorealist attitude, Tunca’s solo exhibition makes us experience a critical and conceptual study regarding the civilizational ground of man’s relationship with space.

Through delicate interventions via his patient look and manual labour regarding both space and surface, the artist bases his exhibition on the matter of presenting his own past witnessings to third person singular and plurals: Fundamental questions such as how much we see the thing that we look at and how much we tolerate and lay claim to the copy and the original of a reality in today’s age of image with butterfly speed revolve around in the mind of the audience with a noise competing with the silence of the exhibition.

Tunca’s exhibition, in which he opened op for discussion the share of physical and metaphysical perspective as an experience in an “art gallery” as a half public place, also embodies a “Nature Room” in his own words. One of the “sceneries” in this room is a countryside scenery, a place where the ashes of concentration camps in Poland were collected but which in time turned into a pothole and then into a lake. The fact that this scenery as well as the other camp visuals are ash grey pins down the cold-blooded reality of the exhibition with plain eyes. This is a reality as tough as winter. One’s conscience shivers.

In the exhibition entitled as Terra Amata that is known as the first prehistoric settlement built as a shelter by Neanderthals who today are claimed to be led to extinction by Homo Sapiens, the invisible “sceneries” in this room stand out with their confidentiality and introverted and acrid evolvement camouflaged in forgetfulness. The artist has adopted the use of traditional carbon-based oil charcoal for his drawings and does not hide his satisfaction about this organic connection with history.

Just as in his previous exhibition Desire that was based on the palatal tastes of world leaders, Tunca tacks himself to the narrative of time and the material with almost perfect meticulousness and interprets the fact that he has to be at peace with this skill with the following ironic words regarding Turkey: “One wonders why, but we are a country of conflict. This conflict has always been nurturing polarities. When contemporary art was about to do something, there were cases where one party implied that ‘its power would be shaken’ while another party said that ‘those who are painting canvas in Turkey cannot be beside me in my exhibition’. Yes, I’m the man of this conflict, as a matter of fact… But we are not the only generation that was torn between and produced. When I look at Hafriyat, to Murat Akagündüz, Hakan Gürsoytrak, for example, I feel closer to them sometimes in terms of my background. On the other hand, if I had not had an art education, I might have been a better contemporary artist; I’d wish I had studied history or sociology…”

While talking specifically about this exhibition, I asked Tunca whether he comes to terms with the concept of civilization and the summary of what he told is as follows: “Terra Amata: Beloved Land, Beloved Country… Can we say this today? Can I say it? Where is the country, the land, the home? In the last four years, I don’t feel at home anywhere. I still couldn’t settle down. Where will I go? I think that this is also related to the global reflections of the era that we are living in. Syrians’ perception about home and land is totally different than people in the United States. After all, nation, state, family, humanism, etc. are all elements of this system.”

The forgetfulness blowing in Tunca’s exhibition radiates a disciplined feeling of solidarity interconnecting all the works in the exhibition. In this exhibition, there is also the forgetfulness of the recorded places’ own memories. Namely, this is not only the audience’s fault. This is a rude forgetfulness also produced by time. How the prehistoric settlements or architectural tendencies are functionalized and to what they serve are among the very hard questions asked by the exhibition that does not even mind the answer and is very satisfied with them staying as questions.

The abruptness of the traditional brick wall put up by the artist inside the gallery and the materialization of this wall in front of the windows and behind the columns with all its roughness and ordinariness takes the lead among the physical propositions produced by the exhibition. While Tunca scans the memory of this material, he additionally refers to miniature forms, to “dome”, for example.

The most precious gift given by Tunca’s exhibition to the audience is ignorance. The violence, cruelty, indifference, cold-bloodedness, secret nature of the world and what it covers and destroys takes the audience hostage one by one the more they stay in the exhibition. While the exhibition is becoming more and more claustrophobic in that sense, its meaning is most preciously nourished by the savage alienation feeling. And this feeling leads you to an intense uncaniness. Tunca has also included a miniature rotunda (round structure) in the exhibition and with this work which tests the space’s aura both on him and on us, he further salutes us through his endeavour in the duo exhibition that he has recently held with Hera Büyüktaşçıyan at Kasa Gallery.

The artist, who has conceptually based his exhibition on basic elements such as cave, exit from the cave, and from there forth, on shelter, home, construction and city, checks the limits of matter and meaning and the reality of contact by means of the brick that he has brought from Auschwitz-Birkenau, Poland, and kindly made it absorb inside the huge wall cut by handmade bricks.

With its surprising side that makes one experience a kind of “cultural climate change”, Tunca’s exhibition leaves the audience in a heavy chilliness in that sense. Tunca tells about a child’s painting that he encountered while looking at the wall paintings in the camp as follows: “There’s a house, a school, and the parents take their child to school. On the other side, there’s a clock without an hour and minute hand. We were told that the child was educated there. It is guessed that the child was born there. The child might have learned everything there, but I began to be curious about the child’s perception of home. I saw that her/his perception of home is limited to the surrounding buildings of crime. S/he sees the crematorium, the camp structures built by people and the child starts the drawing of home like all of us. Roof, window, door… It’s also the same here. As you know, these have psychological representations; the bigger the roof is, the bigger the child’s hopes and dreams can be. The bigger the door and the window of that building is, the safer one feels with one’s family, or if there’s smoke coming out of the house’s chimney, it’s a very warm home environment, and there are several such details about it. So, at this point, I reflected upon how they considered these structures as home. Indeed, in my exhibition, I questioned this in all three houses, focusing on the fact of not being able to find out and know the truth about which one the home is. After all, this is also the case in many camps and this is a representation by means of that place.”

The exhibition reaches its “deepest” point in the last room where a huge, scary raven echoing Noah’s Ark appears. Since Tunca has embraced this epic story so much, he placed the raven there with all its black uncaniness. Revealing the inside story of a shelter, the artist draws attention to ravens’ intelligence and adds that they only speak under captivity and are the only animals which “laugh” at things. Thus, by going down in the memory of Cain and Abel, the artist’s exhibition reminds us that what comes from the earth goes to the earth and that we continue this in companionship of a black, gigantic raven.

Comments (0) | Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | More: blog

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir