Ayşegül Sönmez on Residue

22/01/2012

In geology, metamorphic rocks that have preserved their primitive tissue are called residue. Something left from a society, culture, and civilization is also residue. And also the remaining parts of a whole…Due to the ageing or decay of an architectural work, the remaining part is also called residue. So what remains of a century? The imagery, is it not?

By saying Residue, Tunca Subaşı is revising the imagery remaining from the previous century. This overlook is associated with Walter Benjam’s Jetzzeit concept. He calls for it: Present-time. Pictures in the exhibition show moments without history, being and acting out of time, and the encounter of the past and present state. On the other hand, the pictures express that these historic documents are media itself. Converting to “Contemporary here”; purified from history and divorced from it, they come up on us as location and time.

The new canvas filled with accumulated time is worth mentioning. The reproduced imagery that fills the canvases departs from time but does not go into time. They try to retain them from the linear flow, the chronos they are in. So yes, they point out to the near future, but to the one the viewer feels close to, the one that doesn’t exist or flow.

Now the historical image will be scattered. It will spread dispersedly. At first the artist, and then the one who looks at it will produce individual impressions. The hand that does not paint and so doesn’t leave gestures on the canvas and the moments that reappear, reminds one of their fate: the fact that one cannot interfere with the past at all… He comes to terms with the people without memory, who head towards the future and not the past, and their fate. The “at that moment, it spontaneously happened” situation is therefore dominant in these pictures. Because of the ambivalence of the historical images and figures, them being media itself, are being positioned as new current value systems mixtures prefigurations, to help challenge the stable understandings that they possess.

Subaşı’s retrospective gaze of his itinerancy forms the main theme of the exhibition. Is it possible for an itinerant view to be insistent? What can catch the eye of the itinerant view? What does he collect? What does he store and eliminate? These canvases that lay before our eyes show what he saw from his itinerant eyes from childhood to adulthood and what he saw from the pair of eyes he carried from when he was a child to when he was an adult… Approximately dating back to the beginning of the past century, at different times and locations, randomly looking at a series of imagery, the canvases in this exhibition explains his view on these series of imager. It’s not who and what he is looking at! The artist expands the imagery that he looked at in different times and places, once he starts placing them on canvas. The reproducing and growing image becomes the record of his itinerant view. When the itinerant eye is roaming on them, it purifies them of knowledge. From knowledge and the moment they point to… Splitting from that moment’s conditions, the eyes that look upon them and the subjectivity that they frame, tumbles to new moments.

The information on them lost, as though the data on this imagery were deleted, the images on the canvases are reproduced with an airbrush, and the artist’s hand is ineffective and therefore only makes his eyes speak. In the reproduced imagery, the hand that is ineffective leads to the anonymization of the faces and the viewer who looks at them and the eyes that choose to expand them also brings the individuality of the eyes to agenda. The remainder of this individuality from a protest or a war photograph dominates these new moments “at that moment, it spontaneously happened” images, and produces the residue not from the past but from what passes by, and what is passing now.

Ayşegül Sönmez, Radikal, 22.01.2012

 

Ayşegül Sönmez, Radikal Hayat

 

Şimdi-zaman’daki kalıntılar arasında

Yerbiliminde başkalaşmış kayaçlarda ilkel dokusu korunmuş yapıya kalıntı deniyor. Bir toplumdan, kültürden, uygarlıktan arta kalan şey de kalıntı. Bir bütünden artakalan parçalar da…

Bir mimarlık yapıtından eskime, yıkılma sonucu kalan bölüme de kalıntı diyoruz. Peki bir yüzyıldan geriye ne kalabilir? İmgeler değil mi?

Tunca Subaşı Kalıntı diyerek bir önceki yüzyılın arta kalan imgeleri gözden geçiriyor. Bu gözden geçiriş Walter Benjamin’in Jetzzeit kavramıyla ilişkili. Onu çağırıyor: Şimdi-zamanı. Sergideki resimler, tarihsiz an’ları, zamanın dışında olmanın ve davranmanın geçmiş ve günümüz halinin karşılaşmasını gösteriyor. Bu resimler öte yandan tarihi belgenin medyanın kendisi olmasını ifade ediyor. “Çağdaş burada”ya tahvil edilen; tarihten arındırılmış, ondan boşanmış bir mekan ve zaman olarak karşımıza çıkıyorlar.

Bu yeni tuvale dolan birikmiş zamandan söz etmek gerekiyor. Yeniden üretilen imgelerin doldurduğu tuvaller, zamandan hareket eder ama zamana doğru açılmaz. Onları içlerinde yer aldıkları çizgisel akıştan, kronostan alıkoymayı dener. Böylelikle evet yakın bir tarihe ama bakanın kendini yakın hissettiği, olmayan akmayan bir tarihe işaret ederler.

Artık tarihi olan imge saçılacaktır. Dağılarak yayılacaktır. Ona bakanda önce sanatçıda, kişisellik izlenimleri üretmektedir. Elin boyamadığı dolayısıyla jestini barındırmadığı tuvalde yeniden beliren bütün bu anlar, insanın talihini hatırlatır: geçmişe hiçbir şekilde müdahale edemediği gerçeğini… Hafızasız, geçmiş değil de geleceğe yönelen insanla ve onun kaderiyle hesaplaşır. “O anda, birden oluvermiş olma” hali” bu resimlere o yüzden egemendir. Çünkü tarihi imge ve şahsiyetlerin müphemliği, onların medyanın kendisi olarak yeni güncel değer sistemlerinin karışımının prefigürasyonları olarak konumlandırılmaları, onların sahip oldukları sabit anlama meydan okumalarını sağlar.

Subaşı’nın geçmişe dönük bakışının seyyarlığı serginin ana kurgusunu oluşturur.

Seyyar bakışın herhangi bir ısrarı olabilir mi? Seyyar bakış gözüne neleri kestirebilir? Neleri biriktirir? Neleri saklar ve eler? Onun seyyar gözünün çocukluktan yetişkinliğe taşıdığı bu bir çift gözün hem çocukken hem yetişkinken baktıklarını gözlerimizin önüne seriyor bu tuvaller… Aşağı yukarı geçtiğimiz yüzyıl başına tarihlenen bir seri imgeye gelişigüzel, farklı zaman ve mekanlarda bakan sanatçının, bu sergideki tuvalleri, sanatçının bu bir seri imgeye bakışını anlatıyor. Neye ve kimlere baktığını değil! Sanatçı, farklı zaman ve mekanlarda baktıkları imgeleri tuvale yerleştirdikçe onları büyütüyor. Yeniden üretilen ve büyüyen bu imgeler, onun seyyar gözünün kayıtlarına dönüşüyor. Seyyar göz gezinirken onların üzerinde onları bilgiden arındıryor. Bilgiden ve belki de işaret ettikleri andan… O anın koşullarından sıyrılarak onlara bakan gözün öznelliğinin kadrajladığı yeni anlara devriliyorlar.

Malumatları kaybettirilmiş haklarındaki bilgi adeta delete edilmiş bu imgelerin tuval üzerinde tabanca boyayla tekrar üretilmeleri sanatçının elini de geçersiz kılarak sadece gözlerinin konuşmasını sağlıyor böylelikle. Elin geçersiz kılınması tekrar üretilen imgelerdeki yüzleri anonimleştirirken ona bakan ve onları büyütmeyi seçen gözlerin de kişiselliğini gündeme getiriyor.

Bir protestodan ya da bir savaş fotoğrafından arta kalan bu kişiselliğin kuşattığı bu yeni anlar işte, o anda, birden oluvermiş gibi” imgeler, kalıntılarını oluşturuyor ama geçmişin değil, gözünün önünden geçenin, geçmekte olanın.

Ayşegül Sönmez, Radikal, 22 Ocak 2012

| Tags: , , , , , | More: blog