Istanbul Art News Röportajı 2014

15/12/2014

Istanbul Art News interview with Burcu Fikretoğlu (only in Turkish) // Burcu Fikretoğlu’yla Istanbul Art News Röportajı, December // Aralık 2014

Istanbul Art News interview with Burcu Fikretoğlu (only in Turkish) // Burcu Fikretoğlu'yla Istanbul Art News Röportajı, December // Aralık 2014

Çalışmalarına genel olarak baktığımda, belli bir olaya değil de sanki daha genel bir duruma işaret ediyorlar gibi, sembolik bir görsellikleri varmış gibi geliyor bana, doğru mu?

T: Doğru, o durumdan soyutlamaktan yanayım, aslında tarihe daha plastik bir bakış açısıyla arkeolojik bir müdahale yapmaya çalışıyorum. Farklı politik hareketler süresince ortaya çıkan fotoğraflar bir araya geliyor; örneğin bir tarafta Bolşeviklerin bir görüntüsünden etkilenip yaptığım bir resim var, diğer tarafta, iki tane Nazi askerinin Ukrayna’da tarlaları denetlerken çekilmiş bir fotoğrafları geçmişti elime, onu görüyorsunuz. Ama ben kurguyu seçerken o figürleri bağlamından sıyırmayı tercih ediyorum. Yaptığım anlamlandırma sadece resimsel bir anlamlandırma oluyor.

Fotoğrafı andırıyor resimlerinin yapısı. Tekniğinden bahseder misin biraz…

T: Ben daha çok tuval üretiyorum. Gelenekle olan ilişkime bakınca da anlamlandırılabilir bir seçim bu. Tuvalin üzerine duvar işçisi gibi sıva yapıyorum, bu performatif bir aşama biraz da. Sıvamayı yaptıktan sonra onun üzerine çalışmamı yapıyorum. Tarihle olan o katman ilişkisini de düşünüyorum burada. Fotoğraftaki grenler, o kimyasal yapının meydana çıkardığı etkiyi, ben sokak sanatıyla -Güney Amerika’da etkilendiğim bir takım duvar resimleri var- onlarla ilişkilendiriyorum. Ama konu neyi istiyorsa o kullandığım mediumu da şekillendirebiliyor; farklı mediumları kullanmayı seviyorum, performansı dâhil etmeyi de seviyorum.

Toplumsal hareketlerden söz ederken Gezi süreci geliyor akla. Tarihsel olarak çeşitli ayaklanmalara, protestolara dikkat çeken resimler yapan bir sanatçı için o süreç nasıl bir deneyim oldu?

T: O bambaşka bir şeydi tabii. Gezi üzerine iş üretmedim ben ama bence kendi içerisinde kamusal sanat diyebileceğim birçok farklı unsuru bir arada topluyordu. AKM’deki durum bir enstalasyon çıkardı ortaya mesela. Sanatsal çıkarımlar yapabiliriz tabii ama asıl önemli olan onun hangi amaçla yapılmış olduğuydu. Sanat yapmak amacıyla yapılmış olsaydı o zaman sanat eseri derdik. Çok güçlü konulardan bahsediyoruz. Gezi pek çok kişi gibi benim de hayatımı etkiledi; insan ilişkilerime, sanatçılarla olan ilişkilerime yansıdı, üretimime de muhakkak ki yansıdı. Artık belli sorunları daha farklı karşılar hale geldik.

Art ON Istanbul’daki serginden bahsedecek olursak… Serginin adı Desire ve yemekle ilişkilendirdiğin çalışmalarından oluşuyor.

T: Evet, modernizmle eş zamanlı olarak toplumlara liderlik etmiş figürler -yani aslında dünya liderleri ve diktatörlerle- ilgili bu sergi.

Ve yemek yiyorlar.

T: Sevdikleri yemekleri yiyorlar. Bu serginin fikri desenlerle başladı. Evet, Lenin, Çavuşesku, Castro, Atatürk, Stalin, Hitler, Churchill. Yemek yiyorlar ve hepsi önemli figürler ve bir çok tarihsel olaya damgasını vurmuş isimler.

Bunuel’in filmi gibi, Burjuvazi’nin Gizlli Çekiciliği’ndeki bazı sahneleri hatırlatan görüntüler var. Hem bir takım insanları oldukça modern bir biçimde bir araya getiren bir durum hem de çok içgüdüsel. Ne anlama geliyor senin için bu figürler ve yemek yeme biçimleri…

T: Burada o şahıslarla beraber durumun içine dahil oluyoruz, sanki, o nesnel dünyanın içinde yer alıyoruz. Liderin belirli özellikleri vardır her zaman; bizim için bu isimlerin ne yapmayı sevdikleri, aşk hayatları ve benzeri magazinsel bilgiler de önemli oluyor. Bunlar da kendi içinde üst kimlik barındıran sosyolojik bir takım durumlarla ilgili. Ama yemek yeme daha içgüdüsel, yalnızca insanla ilişkili olan bir edim. Ben önce bu görüntüleri desenle bir araya getirmeye başladım. O süreç devam edince iş kendi içinde katmanlaşmaya başladı. Ne yiyorlar, ne yemeyi seviyorlar, onları araştırmaya başladım daha sonra. En sevdikleri yemekleri, yeme içme alışkanlıklarını araştırıp bulmaya başladım. Sonra bende biriken o bilgiyle beraber “Gideyim, yemek yapmayı öğreneyim..” dedim. Farklı bir zanaatı bende biriken bilgilere eklemek, kendimi sanatçılığın yanı sıra bir başka şekilde de bu sergiye dahil etmek istedim; bütün bu figürlerin en sevdikleri yemekleri kendim yapmak istedim. Şu an sertifikalı bir aşçıyım. Sergide bu yemekleri oluşturma sürecim de izlenecek.

Bir de desenlerin ve videonun yanında yer alacak bir karanfil var; bu karanfil sergide bir vitrin içinde sergilenecek. Altından yaptırdığım bir karanfil, tepesindeki tohum kısmı da pırlantalardan oluşuyor. Bu da zanaat ile ilgili aslında. Zanaatkâr kimliğiyle sanatçıyı bir araya getirmek istedim bu sergide. Başka birisinin işçiliğini de işin içine katmak istedim. Ayrıca karanfil çok önemli bir baharat; Baharat Yolu’nun en değerli baharatı. Antik Roma’da karanfille paranın ismi aynı, bunun nedeni karanfilin altından daha pahalı olmasıymış. Bu nedenle bu sergiyi çok iyi sembolize eden bir obje bu. Sanatla paha ilişkisi var, zanaat sorgusu var. Karanfili ise bugün ucuza bulmak çok kolay.

Aynı zamanda bu objeyi oluşturan madde de değişken bir değere sahip, altından yapılmış bu baharat.

T: Evet, çok doğru.

Hangi yemekleri seviyor peki liderler, bize ne anlatıyor sevdikleri yemekler?

T: Stalin örneğin, en sevdiği yemek Aragvi, hatta yemeğe adını veren de kendisi. Aragvi aslında bir Gürcü yemeğine benziyor, bir çeşit türlü, ellerinde ne varsa bir araya getirip yaptıkları bir yemek. Sanki diyor ki, “Bu coğrafyada bu yemekler var, bunları yiyin.” Stalin havyar da çok seviyor ama tabii havyar o coğrafyada öyle çok pahalı bir şey değil.

Roosevelt mesela en çok balık çorbasını seviyor. İçinde Morina balığı var. Dana madalyon Franko’nun en sevdiği yemek; pahalı bir yemek tercihi var. Lenin yulaf ezmesi yiyor, fakir yemeği denen bir yemek. Mao tam bir gurme. Huan nehrinden canlı canlı balık getirtiyor başkente, havuzlarda bekletiliyor balıklar, istendikçe pişiriliyor, yeniyor. Mussolini erişte çorbası seviyor; çok sağlıklı beslenirmiş. Tereyağı soslu alabalık da Hitler’in favorisi.

Bedenlerini ön planda tutuyorlar. Bu bedensel bir haz ve bunu seviyorlar değil mi?

T: Kesinlikle. Hitler “Bedeninize iyi bakın, onu yormayın, çok et yemeyin.” dermiş. Çavuşesku istiridyeyi çok seviyor, halk açlıktan kırılırken, o davetler verirmiş. Atatürk kuru fasulye seviyor, etsiz, askerlikten kalma bir alışkanlık.

Genelde et seviliyor ama değil mi?

T: Evet, yediğin içtiğin aslında senin hayat duruşunla ilgili bir şeyler söyleyebiliyor, bu sosyolojik de bir durum. Mussolini gibi bir figür gittiği restoranda en hafif ne varsa onu yermiş, Hitler hayvan haklarını savunurmuş, “Hayvan yemeyin.” dermiş. Böyle ironik bir takım durumlar da var tabii.

Serginin bütününe baktığımızda aslında sanatçı tarafından yapılan bir iktidar yorumu var, değil mi?

T: Tabii, aslında o iktidarın karşısında sanatçının duruşu var. Ben yemek yapıyorum ve bu isimlerin en sevdikleri yemekleri yapıp onlara sunuyorum aslında. Bir zanaat yapıyorum ve sanatla bunun ilişkisini sorguluyorum aynı zamanda.

Comments (0) | Tags: , , , , , , , | More: blog

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir