Bellek ve hafıza referansında bir tarih sorgulaması

01/02/2017

HERA BÜYÜKTAŞÇIYAN
DENİZ GÜL
TUNCA
BURCU YAĞCIOĞLU
‘GÖREMEDİĞİMİZ TÜM IŞIKLAR’
13.01 – 11.02.2017
KÜRATÖR | DERYA YÜCEL

Burcu Ezer, Art Unlimited, Ocak-Şubat Sayısı 2017

İsimsiz, 2016, Asitsiz kâğıt üzeri yağlı kömür kalem, 110 x 280 cm - Untitled, 2016, Oil charcoal on acid free paper, 110 x 280 cm

Göremediğimiz Tüm Işıklar, Galerist, 2017

Göremediğimiz Tüm Işıklar, 11 Şubat tarihine dek Galerist’te izlenebilecek olan, dört farklı sanatçıyı tarih ve bellek kavramları ışığında buluşturan bir sergi. Hera Büyüktaşçıyan, Deniz Gül, TUNCA ve Burcu Yağcıoğlu’nun eserlerini bir araya getiren sergi, Derya Yücel küratörlüğünde izleyiciyle buluşuyor.

Göremediğimiz Tüm Işıklar sergisi adını Anthony Doerr’in aynı adlı kurgusal tarih romanından alıyor. Sergideki işlerin birçoğu da kitapla paralellik gösterir biçimde tarih, tarih yazımı, hafıza ve bellek üzerine kurgulanıyor. Hera Büyüktaşçıyan, Deniz Gül, TUNCA ve Burcu Yağcıoğlu işlerinde hem kişisel hem de toplumsal tarihten besleniyorlar. Derya Yücel küratörlüğünde gerçekleşen serginin adında geçen “ışık” geleceğe dair beslediğimiz, bazen görünüp bazen kaybolan “umut”u temsil ediyor.

Sergi hafıza, gelecek, bilgi, kavrayış ve umudun metaforu olarak ışığı merkezine alıyor. Sergi alanında asimetrik bir yerleştirme ve eserler arası akışkan bir geçiş şekli hakim. Her sanatçıya ayrı bir bölümün ayrıldığı kurguda adımlarımızı atmaya başladığımızda ilk karşımıza çıkan Hera Büyüktaşçıyan’ın kinetik heykeli Bitmek Bilmeyen Bir Boylam oluyor. Bu ziyaretçinin kendisini izlemesini bekleyen sensörlü bir heykel, üzerinde yer alan, üst üste binmiş, biri daha küçük, iki bronz el –tamamlanamayan- bir daire çizmeye çalışıyorlar. Eksik kalan daire formu tarihin de tamamlanamaz haline vurgu yapıyor. Büyük el bir ebeveyin ya da rol modelin küçük bir çocuğa yazmayı öğretmesine işaret ediyor. Büyüktaşçıyan çalışmasınan bahsederken: “Aslında kontrolümüzün dışında yazılan tarih meselesiyle de alakalı bu çalışma. Çocukluğumuzda, daha okuma yazmayı öğrenmeden öncesinde başlıyor bu durum. Kalem tutmayı babamız ya da annemiz elimizden kavradığı zaman öğreniyoruz. Ama bu süreç bazen sonsuza kadar devam edebiliyor. Devlet yapısı, politika, sosyal hayat gibi her alanda kontrolümüz dışında bir gelişim ve kendi çizgisini belirleme hali var. Kontrolümüz dışında sınırlar belirlenip kişisel ilişkiler gelişebiliyor… Monoton bir hareket halinde gidip gelip o zamansal döngüyü tamamlayamama hali söz konusu” ifadelerini kullanıyor.

Büyüktaşçıyan’ın sergide bir de Yeri Yazanlar adlı desen serisi yer alıyor. Desen serilerinde genellikle Bizans ikonografisinden esinlenerek bazı sahnelere yer verdiğini söyleyen sanatçı, ilk kez bu rutininin dışına çıktığını ekliyor. Büyüktaşçıyan bu desen serisinde, Hindistan seyahati sırasında gittiği bir kutsal tapınağın havuzunu temizleyen adamlardan ilham alıyor ve onları resmediyor. Havuz yüzeyini temizleyen adamların statik hareketi sanatçının kinetik heykelindeki sabit hareket haline vurgu yapıyor. Figürler bir şeyleri yönlendiriyor gibi görünüyorlar ama aslında yüzeyin altında biriken bir döküman dağı var. Bu dağ, bellek ya da hafıza dediğimiz şeyin bir tortusu gibi. Desenlerdeki kırmızılıklar da yanlışın altını kırmızıyla çizme, dikkat çekme durumuna işaret eder nitelikte ve eserler arası bir bağ kuruyor.

Büyüktaşçıyan’ın işlerini ardımızıda bıraktığımızda Burcu Yağcıoğlu’nun desenleriyle karışılaşıyoruz. Sanatçının En İyi Yaptığım Şeyde Berbatım ile Ve Bu Hediyeyle Sanki Kutsanmışım adlı iki desen çalışması, istinat duvarı ve onun hafızası üzerinden türeyen işler. Çalışmalar, Yağcıoğlu’nun kişisel tarihiyle de ilişkili ve otobiyografik tarafları mevcut. Desenlerde dikkat çeken silme ve çizme eyleminin eşit ağırlıkta oluşu, kendi tarihimizde neyi hatırlayıp neyi unuttuğumuza, kimlik ve kişisel tarih oluşturma sürecimize vurgu yapıyor. Daha önceki işlerinde böyle bir teknik kullanmayan Yağcıoğlu, çalışmalarının esin noktasını anlatırken: “İstinat duvarı bana bir şekilde şiirsel de gelen bir şey. Hiçbir estetik tarafı olmayan işlevsel bir yapı. Bazen tarlalarda bitkilerin yaşaması için bir yataylık oluşturuyor, bazense kentlerde evlerin duruşlarını destekliyor. Ancak her zaman gözardı edilen ve olabildiği kadar görünmez gösterilmeye çalışılan bir şey” cümlelerini kullanıyor. İlk başlarda kağıtları birer istinat duvarı olarak gören sanatçı, devam ettikçe istinat duvarının kağıtlarından yok olmaya başladığını ve desenlerin beton çerçevelerine doğru kaydığını söylüyor. İstinat duvarını saklarken, bir fırtına sonrasında yıkılarak duvarın tüm çirkinliğiyle öne çıkmasına neden olan bir sarmaşık; istinat duvarıyla özdeşleşen, bir sınır ve bağlantı noktası oluşturan beton çerçeveler; önceki çalışmalarıyla ilişkili olan sirk kaplanları; kumaş kaplı hayalet Yağcıoğlu’nu desenlerinde iç içe geçiyor. Sanatçı çok fazla malzemeyle oynayıp, silikonla çalışıp, lightboxlar yaptıktan sonra kağıt ve kaleme geri dönmenin çok tazeleyici bir süreç olduğunu söylüyor.

Bir sonraki odaya geçtiğimizde TUNCA’nın “aile ve kişisel portreleri” ile karşılaşıyoruz. Seriyle ilgili “Kimliğin en tanımlanabilir noktası ve bir insanın kimliğini ilk ele veren şey yüzüdür. Portre fotoğrafı, hem tarihle ilişkisi hem de otobiyografik yanı sebebiyle bir kanıttır. Tarih de kanıtlardan hoşlanır” diyen sergi küratörü Derya Yücel, bir bütün desen iş ve onun içinden rastlantısal olarak seçilen ve resmedilen detaylara dikkat çekiyor. TUNCA, duvarda var olan fotoğrafları bütün olarak kurgukayıp, oradan da küçük kadrajlarla leke halinde yeniden ele alıyor. Resmedilen fotoğraflar simetrik bir şekilde ilerlemiyor, büyük resimdeki boşluklar mekâna yayılan yakın plan desenler arasında da kendini gösteriyor. Kaynağı ağlama duvarından gelen bir tür anıtsal iş olan isimsiz seri, sanatçının Auschwitz’de çektiği bir fotoğraf karesinden ilham alıyor aslında. Toplama kamplarındaki bavullarda bulunan ve kimliği belli olmayan, sahiplerine/ailelerine gönderilememiş fotoğraflardan oluşan bir duvar bu. Küratör Derya Yücel’in de dediği gibi: “Siyasal tarih, zaferleri oluğu kadar acıyı da anıtsallaştırmayı sever. Burada da acı anıtsallaştırılmış”.

Bu fotoğraf belirli bir mesafeden çekilmiş ve fotoğraftaki vesikalıklar da 1800’lerin sonu 1900’lerin başına ait vesikalıklar olduğu için bozulmuş durumdalar. Dolayısıyla TUNCA’nın resmine uzaktan baktığımızda tüm portreler net gibi görünse de yaklaştığımızda tek bir portreyi tanımakta dahi zorlanabiliyoruz. “Hafıza da böyledir. Her şeyi gerçek çizgileriyle hatırlayamayız. İçsel görüşümüz çerçevesinde hatırlarız” diyen sanatçı eser üzerinde çalışırken portreleri zaman zaman çevresindeki insanlara benzettiğinden bahsediyor. “Umarım herkes burada birini görebilir” diye de ekliyor.

Son bölümde ise Deniz Gül’ün heykelleri ve videosuyla karşılaşıyoruz. Sanatçının hazır, buluntu nesneleri heykele çevirdiği; Beyaz Atlet, Kırmızı Atlet, Gümüş Don, Zift Set ve Kirli Beyaz Set adlı çalışmaları klasik çamaşırları parlak ve kitsch renklerle tasvir ediyor. Kırmızı Atlet, en tepede ve çevresindeki diğer heykellere yukarıdan bakan bir konumda. Sanatçı kırmızı ile bayrağı çağrıştırıyor ve ataerkil meselesine vurgu yapıyor. Geleneksel tarih, iktidar ve güçlü olan tarafından yazılır. Ki bu genellikle erkek iktidarı olur, çalışma da erkek iktidarını temsil ediyor. Klasik ve sıradan tekstil ürünlerini birer arkeolojik kalıntı gibi ele alan sanatçı, tarih ve bellek ilişkisine referans veriyor. Son zamanlarda video ağırlıklı çalışmaya başlayan Gül, sergi için bir de Bir Çiğdem Tarlasında Zikrini Sürerken Devam Ediyorduk Aşkımıza Öylecek video iş üretti. Sergiyi gezerken videonun sesi zaman zaman dikkatinizi dağıtıyor, bir yandan da ilginizi çekiyor. Ancak ben kişisel olarak birden yükselen bir haykırış sesinden rahatsız olduğumu söylemeliyim. Çalışmanın bulunduğu odaya girdiğimde videoyu kulaklıkla dinlemeyi tercih ederdim. Videoda bir erkek figür, tek başına, geniş bir ufkun ortasında, beyaz kıyafetleriyle mırıldanıyor, bazen de şiddetlenip bağırıyor. Sanatçının kendi yazdığı metni seslendiren figür, birbiriyle alakası olmayan cümleleri ardı ardına sıralıyor. Her kelimesini yakalayıp, bir anlam çıkartmak mümkün ancak dinledikçe birbiriyle alakasız, sıralanan cümleleri fark ediyorsunuz.

Genel hatlarıyla ele alınıp, bir bütün olarak değerlendirildiğinde belleğin tanımı, sınırları ve işlevine dair bir sorgu olarak değerlendirebileciğimiz sergi, merkezine insan zihnini konumlandırıyor. Yaşadıklarımızın, toplumsal ve kişisel tarihimizin ne kadarını hatırlıyoruz, hatırladıklarımız ne kadar gerçeklerle örtüşüyor, tarih kişisel olarak mı yoksa bize öğretilen şekilde mi ele alınmalıdır sorularını zihnimizde dolaştıyor. Serginin bu bağlamda, tam da toplum ve bireyler olarak şu an yaşadıklarımızla çok alakalı olduğunu düşünüyorum. Biz ileride çocuklarımıza bu günleri tarihe geçen şekilde mi aktaracağız yoksa kendi kişisel belleğimizin kırıntılarını mı onlarla paylaşacağız? Peki onlar hangilerini benimseyecekler? “Gözlerinizi açın, çocuklar ve sonsuza kadar kapanmadan önce onlarla ne kadar çok şey gorebilirseniz görün.” Anthony Doerr.

*Göremediğimiz Tüm Işıklar’ı görmek için son gün 11 Şubat.

Comments (0) | Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , | More: blog

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir