ArtUnlimited Röportajı 2016

01/09/2016

“Sınırsız ziyaretler/Röportaj” Nazlı Pektaş, Art Unlimited, Eylül-Ekim Sayısı 2016 PDF

ArtUnlimited interview with Nazlı Pektaş (only in Turkish) // Nazlı Pektaş’la ArtUnlimited Röportajı, September-October // Eylül-Ekim 2016

Sanatçı atölyesinde “olmak” deneyimini Sınırsız Ziyaretler dosyamız için icra etmeye başladığımızda alacağımız hazzın çeşitliliğini tahmin etmek zor değildi. Atölyelerin, onu yaşayan ve orada üreten sanatçıyla birlikte aldığı nefesi ziyaretlerimiz vasıtasıyla okuyucumuza iletmeye çalıştık. O nefese kısacık da olsa biz de dahil olduk. Sanatçıların oyun alanlarında, kapıdan girer girmez yüzümüze çarpan koku, renk, ses ve ışığın dilini doğru telaffuz etmek önemliydi. Sınırsız ziyaretlerimizden dördüncüsünü Yeldeğirmeni’nde gerçekleştirdik. Çağrı Saray, TUNCA ve Mehmet Öğüt’ün atölyesindeki ziyaretimiz; üç sanatçı ve aynı zamanda üç iyi arkadaşın kendi sanat üretimlerini yan yana, mekânsal ve zihinsel paylaşımlarla sürdürebilme olasılığını ve samimiyetini gösterdi. Kendi sözleriyle yan yana olmanın tanımı farklı ama özünde samimiydi: Aynı atölyede olmak; Çağrı’ya göre “dayanışma”, TUNCA’ya göre; “güç, kuvvet” Mehmet’e göre ise “gerçeklikle kurulan bağı arttırıyordu.” Yeldeğirmeni’nde İskele sokakta eski bir apartmanın zeminindeki dükkanda yer alan atölye; bir yandan yanı başındaki spot dükkanı ile komşu, bir yandan da arka bahçesiyle parçası olduğu apartmanın meraklı bakışlarına zemin oluyordu.

Yeldeğirmeni; Osmanlı İmparatorluğu ve cumhuriyet döneminde sahip olduğu çok kültürlülüğün titreşimi, duvarlara, taşlara pencerelere sinmiş bir semt. Kaynaklarda, semtte 15. ve 16. yüzyıllarda bahçeli köşklerin var olduğu, 1774-1789 yılları arasında, I. Abdülhamit tarafından dört yeldeğirmeni yaptırıldığı yazar. Bilindiği üzere semtin ismi de un ihtiyacını karşılamak amacıyla kurulan bu yeldeğirmenlerinden gelir. Bugün ne bu değirmenler ne de o bahçeli evler mevcut. 1800’lü yılların ikinci yarısına gelindiğinde ise semte yerleşim hız kazanmış. 1872 yılında Kuzguncuk’taki yangından sonra orada yaşayan Yahudilerin Yeldeğirmeni’ne gelmesiyle semtte apartmanlaşma başlamış. Kaynaklar burayı, İstanbul’un ilk apartmanlarının olduğu semt olarak yazar. Bugün bu apartmanların bir kısmı ayakta. İskele sokağın denize bakan yamaçlarındaki apartmanlar ve Yeldeğirmeni’nin başka sokaklarında o yıllardan kalan apartmanlar geçmişten bugüne sıkı ilmekler atıyor. Örneğin, Osmangazi İlkokulu’nun karşı köşesinde yer alan 1909 yılında inşa edilmiş Valpreda Apartmanı bunlardan biri. Haydarpaşa garı inşaatında çalışan İtalyan taş ustalarının kalması için yapılan apartman bugün İtalyan apartmanı olarak biliniyor. Sokağın başından Yeldeğirmeni’ne doğru çıkarken gözünüzü çelen bu Art Nouveau yapı sokağın ve semtin geçmişteki seslerini, bilgisini, nefesini adımlarınıza katıyor. Daha nice yapı Kadıköy’ün çeyiz sandığı Yeldeğirmeni’nde sesleri ve nefesleri saklıyor. Valpreda Apartmanı’nı birazcık geçince, adımlarımın sonlandığı yere varıyorum. Çağrı, TUNCA ve Mehmet’in atölyesi ve bu semtteki diğer sanatçı atölyeleri, her biri farklı sebeplerle buradalar. Yeldeğirmeni, geçmişin nefesiyle sanatçılar için uzun yıllardır bir koza. Burada önemli bir parantez açmanın gerekli olduğunu düşünüyorum: İstanbul’un pek çok yeri kentsel dönüşümle anılarını silerken; son 15 yıldır Karaköy-Tophane bölgesinde süregelen son yıllarda da Yeldeğirmeni semti için söylenegelen mutenalaştırma burada da küçük adımlarla ilerlemekte. Sayıları hızla artan kafeler, işgal evleri, grafitiler ve mahalleliyle birlikte yaşayan atölyeler içinde, bu atölye de yaşamaya devam ediyor. Lakin adına ister mutenalaştırma ister soylulaştırma deyin bu süreç binaların kira rayiçlerinin artmasına ve böyle bir talebin oluşmasına sebep olmakta. Burada kısaca değindiğim Yeldeğirmeni’nin tarihi dokusu bağlamında açtığım parantez önemli. Zira değişen doku ile beraber, artmakta olan kira bedelleri ve mülk sahiplerinin bu doğrultuda çoğalan istekleri; sanatı ile yaşamaya çalışan atölyeler, semte yaşayan küçük esnaf ve mahalle sakinleri için büyüyen bir sorun. Ne ki Yeldeğirmeni’nin geçmişten getirdiği doku; yıllardır burada yaşayan sakinler ve yaratıcı enerjileri için burayı seçen sanatçılar ve tasarımcılar için önemli bir koza. Hem kentin göbeğinde hem de ondan saklı. Işığa açılan bahçe kapısını ardına kadar açık. Vitrini büyükçe bir tuvalle perdelenmiş sokağa bakan cepheden girer girmez içeriye sızan güneş, Haydarpaşa’dan yokuş yukarı devam eden adımlarımı, geçmişi, bugünü ve yarını deviren düşüncelerimi parlak ve güçlü ışıkla dağıtıyor. Duvarda, raflarda ve asma katta işler, rulolar, kitaplar… Ufacık bir mutfak, demlenmekte olan çay, uzun bir masa, çekmeceler…

Az sonra dağıtacağımız atölye şimdilik derli toplu. Çay ve simit eşliğinde laflıyoruz. Sonradan kendilerinin açtıkları bahçe kapısından sızan gün ışığı ve TUNCA’nın yaptığı beton duvarın üzerindeki pencereden gelen ışık dışında pek aydınlık olmayan atölye, floresanlarla aydınlatılıyor. Çalışmak için gerekli olan başka ışık kaynakları da her daim oradalar. Beton duvar demişken, militarizmin betonlaşan ünü, sanatçı eli değmiş duvarda TUNCA’nın betondan asker şapkası ile ifşa edilmekte. Atölye’nin duvarları neredeyse tavana kadar sanatçıların işleri ile dolu. Üç sanatçının da kendine ait duvarı var. Bu duvarlarda sanatçıların yeni ve eski işlerini bir arada görüyoruz. Farklı üretim pratikleri içinde bellek, kişisel ya da değil, doğrudan ya da dolaylı pek çok sanatçı için bir vaha. Bu atölyedeki sanatçılar da belleğin katmanları arasında farklı durakları kendilerine mesken edinmekteler. Mehmet Öğüt bu katmanlar arasında yaşamına bir biçimde giren insanların hikayelerini üretimlerine referans alıyor. Bir Ülkenin Anıları isimli video enstalasyonunda tesadüfen tanıştığı yetmiş dört yaşında, Hollanda vatandaşı Mieke A. Swaving’in belleği vasıtasıyla onun penceresinden görünenlerle Türkiye’yi anlamlandırmayı deniyor. Mieke’nin belleği bizim belleğimize temas ediyor. Anlattıkları ile bizim bildiklerimiz arasında ironi dolu geçmişimiz saklı. Biz bu video çalışmasını atölyede bulunan bir ekran vasıtasıyla izledik. Sanatçının ağaç bir masa aracılığıyla gerçekleştirdiği Arkhe isimli video enstalasyonu ise ağacın belleğin vasıtasıyla öze dair soruları çoğaltıyor. Bu projede yer alan masa da atölyede yerini almış. Çoğunlukla videoları ile tanıdığımız Mehmet Öğüt’ün isteğimiz üzerine Arkhe projesi kapsamında kibritlerle yaptığı resimlerinin doğum anını belgeliyor. Ateş ve dumanın izi kontrollü bir özgürlükle kağıtta soyut-sepya bir manzaraya eriyor. Sanatının politikasını bireysel olandan kolektif olana doğru akan bir rezonans ile kuran, bu harekette, güncesinden tarihe hakiki ilmekler atan Çağrı Saray’ın duvarlarında ise 2015 Nisan’ında Galata Rum Okulu’nda izlediğimiz Eksilen Zaman sergisindeki çalışmalarını ve henüz izleyici ile buluşmamış yeni işlerini görüyoruz. Çağrı’nın titreşime tutulan mekânları hem kendi belleğindekileri hem de onu yaşayanların hafızasını, atölyenin hafızasıyla birlikte çizgi çizgi yankılandırıyor. Eksilen Zaman sergisinin broşürünün de kapağı olan ve sergi de yer alan Tarihin Ağırlığı isimli triptik fotoğraf da Çağrı’nın resimleriyle atölyenin duvarlarında. Gri Koridor sergisi için ürettiği bu fotoğraflarda Çağrı’yı Louvre Müzesi’nin duvarları önünde üç farklı pozda görüyoruz. Çağrı, sanat tarihinin müzeden dışarıya akan ve kuyruklar oluşturan ağırlığına; hem Türkiye’den bir sanatçı olarak hem de yabancı/turist olarak yorgun ama istekli ve kararlı bir beden diliyle karşı koymayı deniyor ya da teslim oluyor. 20. yüzyılın oldukça mühim on iki siyasetçisinin sofralarına odaklanarak, onların sofralarını resimlediği hatta en sevdiği yemekleri yapmayı öğrendiği tadı damağımızda kalan, Desire sergisinin küçük bir bölümünü ise TUNCA’nın duvarlarında görüyoruz. Mussolini, tavuk suyuna erişteli çorba severken; Kruşçev, borç çorbası seviyor diye anlatıyor TUNCA. Atölyede üzeri kapalı resimler de görüyoruz. Bunlar TUNCA’nın gelecek sergide göstereceği resimleri. Beyaz kağıtlar ardında, Tunca’nın Polonya’ya yaptığı gezi sonrasında; II. Dünya Savaşı döneminde kurulmuş en büyük toplama kampı Auschwitz-Birkenau’da çektiği fotoğraflardan hareketle oluşturduğu büyük boyutlu desenler saklı. Burası sanatçı atölyesi olarak hem bir üretim atölyesi hem de aslına bakarsanız bu üç sanatçının birbirleri için izleyici olduğu bir düşünce üretim merkezi. Duvarlarında farklı üslup ve malzemede işlerin olduğu İskele Sokak, 74 numara, arkadaki küçücük bahçeye açılan kapısıyla nefes alıyor diyebilirim. Yeldeğirmeni’ne açılan giriş kapısı ve bu bahçe arasındaki atölye, mahalleden aldığı nefesi bahçeye salıyor.

Sanatçıların eski sergilerinden afişler, üretimlerine kaynaklık eden ansiklopediler, kitaplar, kalemler daha pek çok şey. Öyle çok büyük bir yer değil burası. Üç sanatçı burada nasıl çalışıyor diye bir soru akla gelebilir. Soruyorum: “Ben oğlum Cem sebebiyle genelde sabahları burada oluyorum. Çağrı ve Mehmet akşamüstü geliyor.” diyor TUNCA. Çağrı devam ediyor: “Biz çoğunlukla bir arada çalışıyoruz ve bunu istiyoruz da,” Mehmet ekliyor: “Her şeyden önce biz üç iyi arkadaşız.” Mahalleden içeriye girip etraftaki sanat eserlerini izledikten sonra ısrarla çağıran bahçeye çıkma vakti geliyor. Bu küçük bahçe, yetmişlerden kaldığını düşündüğüm apartmanın arka balkonlarının baktığı ve diğer binalarında nefes almasını sağlayan bahçelerinin ya da boşluklarının kesiştiği bir yer. Kendiliğinden biten otlar komşunun palmiyesi, eski bir sehpa, TUNCA’nın eski işlerinden bir heykel… Atölyeye nefes veren, sokağın karmaşasından koparan, gökyüzüne kaide bir bahçe. Her atölyenin bir bahçesi olması arzusuyla bahçeye kapı açan sanatçıların bu ortak eserini çok kıymetli buluyorum. Zira boşluğu bahçe yapmışlar. İskele Sokak, 74 numaradaki bu atölye için, yaratıcı enerjilerin farklı üretim dillerini sürdürdükleri, fakülte atölyelerini hatırlatan lezzette bir yer demek mümkün. Zira güzel sanatlar fakültelerinden mezun olduktan sonra pek çok sanatçı kendi atölyelerinde yalnız çalışmayı tercih eder. Bu çok da doğal bir süreçtir.
Böyle birlikteliklere fakülteden sonra pek rastlanmaz. Aynı atölyeyi birlikte paylaşmanın tadı fakültede kalır. Bu atölye, sokaktan bahçeye açılan bir düzlemde, dayanışmanın ve paylaşmanın tadını çıkaran üç sanatçının yaratıcı imgelemlerine sakin bir o kadar da samimi bir saha.

Comments (0) | Tags: , , , , , , , , , , , , , | More: blog

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir