ArtUnlimited Röportajı 2011

31/12/2011

ArtUnlimited interview with Ipek Tuna and Mehmet Kahraman (only in Turkish) // Ipek Tuna ve Mehmet Kahraman’la ArtUnlimited Röportajı

Türkiye çağdaş sanat ortamında birçok projeye imza atmış olan sanatçı Tunca Subaşı ile kurucularından olduğu Sanatorium Sivil Sanat İnisiyatifi, Ocak ayında Pi Artworks galeride açılacak olan son kişisel sergisi “Kalıntı” ve projeleri üzerine detaylı bir söyleşi yapmayı planlamıştık. Söyleşinin belirgin bir zemini olduğu gibi zaman zaman bu zeminin dışına çıkıp, Türkiye’deki çağdaş sanata dair genç bir sanatçı olarak fikirlerini de almaya çalıştık. Farklı sanatsal alanlarda aktif bir kimlik olan Subaşı, üretimsel sürecinden sanatçı olarak konumuna dair bilgilerimizi güncellememizi sağladı. 5 Ocak 2012 tarihinde Pi Artworks Tophane’de açacağı “Kalıntı” isimli sergisinin üretim süreci ve referanslarına da değinen Subaşı ile söyleşimiz için sanatçının yeni atölyesindeydik.

Öncelikle kendinize ve aldığınız eğitime dair bilgi verir misiniz?

Tunca Subaşı: Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümü’nde kısa bir süre eğitim gördüm. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümü mezunuyum. İstanbul’da yaşıyor ve üretiyorum.

Sanatorium Sivil Sanat İnisiyatifi kurucularındansınız ve “Little Boy” adlı son kişisel serginizi de inisiyatifin galerisinde açmıştınız…

TS: Evet, Sanatorium Sivil Sanat İnisiyatifi’ni 2009 yılında kurmuştuk. Geçtiğimiz sonbahara kadar inisiyatif ruhuyla hareket eden oluşum, bu süre içerisinde geçirdiği değişimle artık yoluna yeni yerinde galeri olarak devam ediyor. 2010’da açtığım kişisel sergim “Little Boy”, adını, 1945 yılında Hiroşima’ya atılan dünyanın ilk atom bombasından almaktaydı. İsimdeki sarkazmdan yola çıkarak oluşturduğum bir çalışmaydı Little Boy. Bu sergide diğer işlerin yanı sıra, Little Boy başlığı altında topladığım imgeleri 37 görsel içeren büyük bir defter şeklinde sergilemiştim. Defter sergi dışında, bu sene ilk defa düzenlenen Art Beat İstanbul ve Contemporary İstanbul 2011 sırasında izleyicilerin ilgisine sunuldu. Defter içeriğinde yer alan bazı görselleri de tuvala taşımıştım. Bunlardan bir tanesi Proje 4L Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi daimi koleksiyon sergisinde görülebilir.

Bir süredir de Pi Artworks galeri ile çalışıyorsunuz ve yeni bir kişisel sergi açma süreci içerisindesiniz…

TS: Evet, Pi Artworks ile ilk kişisel sergim; “Kalıntı”, Çınar’ın (Eslek) sergisinden hemen sonra, 5 Ocak – 25 Şubat 2012 tarihleri arasında Tophane’de gerçekleşecek. Son dönem çalışmalarımı içeren bu sergide yer alan eserler, yoğun bir arşiv çalışmasıyla belirmeye başlamıştı. Çeşitli kaynaklardan ulaştığım propaganda yöntemleri için kullanılan afişler, posterler gibi matbu nesnelerden yararlandım bu çalışmaları oluştururken.

Hem bir sanat inisiyatifinin kurucularından olup idarecilik yapmış hem de şu sıralar galeriyle çalışan genç bir sanatçı olarak Türkiye’deki güncel sanat ortamını genç sanatçılar açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

TS: Türkiye’deki güncel sanat ortamının doksanlar sonrasında doğru bir değişim yaşamış olduğunu ve günümüzde pek çok riskle beraber halen daha şekillenmekte olduğunu düşünüyorum. Bu değişimin en önemli figürleri, benim izlenimlerim doğrultusunda, bienal, İstanbul Modern ve hızla çoğalan güncel sanat müzeleri ve kurumlarıdır. Bunların ardından da galeriler. Ama bu figürlerin doğru yönlendirmelerine karşı, genç sanatçılar için Türkiye’deki çağdaş sanat ortamı yine de pek çok risk barındırmakta. Bu risklerin başında da taraflaşmalar ve belirli isim ve kurumlar altında biriken sanatçıların üretimleri gelmekte. Bu duruma yol açan kurumların çoğu bence tek kişilik krallıklardır. Bu yapılar, izleyicilere ve sanat ortamına doğru önermeler yapabileceği gibi sermaye destekli güçleriyle beraber, yanlış dayatma ve önermeler de yapabilirler, yapıyorlar. Bence bu durum hem izleyicileri hem de sanatçıları manipüle edebilir. Önemli risklerden bir diğeri de güncel sanatın manşetler üzerinden siyaset yapar şekilde üretiliyor olmasıdır. Bu durum pek çok sanatçının bağlamlarını yitirmelerine sebep olmakta. Doksanların başında muhalif siyaset üzerinden iş üreten pek çok genç sanatçı, günümüzde, iktidar ve hükümet siyasetiyle ortak noktalarda buluşmaktadır. Bu da bizlerin gözünde bu sanatçıların üretimlerinin samimiyetlerini sorgulamamıza yol açmakta. Bence bir sanatçı politik olmalı -ve pek çok sanatçı politiktir- ama siyaset tuzağına düşmemelidir. Bu durumu ben oryantalizm tuzağı olarak görüyor ve algılıyorum. Güncel sanatın formal üretimden ayrı tutulmaması gerektiğini ve sanatçıların bağlamlarını buna göre şekillendirmeleri gerektiğini düşünüyorum. Bunların haricinde, sanatçıların üretimlerini sürdürebilmeleri için çalışacakları galerilerle içinde bulunacakları süreçler de çok önemli. Galerilerin ticari yapılar olmaları, genç sanatçıların müşteri endeksli hareket etmelerine sebep olabilir. Bence genç bir sanatçı Türk sanat ortamında sanatsal görüş ve üretimini, bütün bu ilişkileri izleyerek, tanıyarak ama onlardan bağımsız olarak oluşturabilmeli ve sonrasında kendini bu yapılara uyarlamadan, üretimini rencide etmeden kabullendirebilmelidir. Bizim Sanatorium inisiyatifini kurmamızdaki neden bu bağlamda idi. O yüzden benim gördüğüm en büyük ihtiyaç, kar amacı gütmeyen minör yapıların ve oluşumların, değişmeden, ödün vermeden, kapanmak zorunda kalmadan, destek görerek çoğalmasıdır.

Yeni işleriniz ile ilgili neler söyleyebilirsiniz? Odaklandığınız noktalar nelerdir? Sergiyi gezmeye gelenler ne beklemeli, siz eserlerinize göz değdirenlerden neler bekliyorsunuz?

TS: Sergiye verdiğim isimden yola çıkarsak bu sorulara cevapları rahatlıkla bulabiliriz. “Kalıntı”; tarih kitaplarından, tarihi belgelerden seçilen görsellerin yeniden ele alınarak tekrar yorumlandığı süreçten gelmekte. Dolayısıyla, serginin ismi, resimleri ürettiğim süreci vurguluyor. Tarihsel bellek oluşturan fotografik görüntüleri yeniden ürettiğim bu çalışmalar, seçtiğim görsellerin belge niteliklerinden etkilenmeden, bu materyallerle ilintili olayların ya da şahısların ne ya da kim olduklarını irdelemeden, görüntülerin bende yarattığı duygulara göre oluştu. Belgelerin benden uzaklığı, tarihin belgelerle ilişkisi ve benim sonrasında bu belgeleri birer imge olarak ele almamla belgelerin niteliklerinden uzaklaşmaları, sergide bu mesafelerin bir göstergesi haline gelmekte. İzleyicinin de bu imgelerin asıllarına yabancılaşarak imgeleri sadece benden birer resim olarak ele almasını sağlamayı hedefledim. Tarihi belge niteliği taşıyan bu fotoğraflar, çalışma süresince birer belge olmaktan çıkıp bana ait “kalıntı”lar halini almaya başlamış, her biri birer temsil haline gelmiş ve yeniden form bulmuşlardır. İzleyicilerin sergiyi değerlendirirken, her resmi kendi başına bir bütün olarak da ele alıp, serginin bütünündeki duyguyu her resimle ayrı ayrı deneyimleyeceğini ve aradaki dili okuyabileceklerini düşünüyorum.

İşlerinizde referans olarak çoğunlukla fotografik görüntüler kullanıyorsunuz. Bunun nedenini açıklar mısınız?

TS: Fotoğrafın ana öğesi ışıktan başlayıp göz, algı, kaydedilen anlar, silikleşen geçmiş, belirsiz gelecek diye ilerlersek fotoğraf da bir resimleme tekniğidir diyebilir miyiz? Farklı araçlarla benzer yöntemler ve ifade biçimleri… Brecht; “Fotoğraf realitenin yansıması değil, yansımanın realitesidir.” der; gerçekle görünen arasındaki ilişki her bağlamda ilgimi çekiyor. Resimlerimde de yapmak istediğim, referans olarak kullandığım bu görsellerin benden aksettiği şekliyle izleyiciler tarafından yeniden yorumlanmasıdır. Bu sergideki işler, boyut ya da teknik açısından önceki üretimlerinize benzerlik gösteriyor mu yoksa farklı uygulamalar da görecek miyiz? TS: Çalışmalarımda görsel imgeleri sprey ve airbrush tekniği ile yeniden üretiyorum. Bu sergide yer alan resimlerimde de aynı teknikleri kullandım. Bir takım farklı uygulamalar var elbet ama öncelikli kullandığım teknikler bunlar. Ağırlıklı olarak tuval üzerine çalıştığım bu serginin resimleri de boyut olarak yine büyük ölçülerde, ama bu seriye özel küçük ebatlarda da çalışmalar yaptım.

Resimlerinizde çeşitli malzemeler kullanıyorsunuz. Ne tür malzemeleri tercih ediyorsunuz ve neden?

TS: Tuval üzerinde çalıştığım resimlerde tuvalin yüzeyine önce sıva uyguluyorum. Sıvanın tuval yüzeyinde oluşturduğu etki, hem duvar görünümü kazandırıyor hem de fotoğrafın yapısına atıf yapacak şekilde gren etkisi kazandırıyor. Bir diğer farklı malzeme kullanımı olarak bazen tuvalleri kumaşlarla katlandırarak da çalışıyorum. Bu katlar tuvallerin üzerinde rölyef etkisi yaratıyor; resmin kendi materyalini vurgulayarak ön plana çıkarabilmemi sağlıyor. Ayrıca yine konu olarak kullandığım fotoğraflar iki boyutlu imajlar olduğu için zaman zaman bunların rölyefleştirilmiş yüzeylerde resmedilmesi benim için önemli tezatları da oluşturuyor. Sprey boya, airbrush… Bu teknikleri kullanmamın nedeni, kullandığım dönem fotoğraflarının kontrastı yüksek, geçişli etkileriyle benzerlikler taşıması ve diğer taraftan duvara benzer hale getirilmiş tuvaller üzerinde uygulandıkları zaman bizim günümüzden de tanıdığımız grafitti, stencil gibi street art tekniklerine atıf yapıyor olması. Bir de farklı bir şekilde üretmekte olduğum deri üzerine yaptığım resimler var. Deri üzerine yaptığım bu işler, savaş estetiğine atıf yapacak şekilde militarist görselleri oryantalize ederek “kitsch”leştirdiğim resimlerdir. Bunların bir kısmını da yine deri üzerine altın varakla da uyguluyorum.

Bu uyguladığınız teknikler ve üretiminizle sanatsal pratiğinizde etkilendiğiniz akımlar, yakın gördüğünüz sanatçılar var mı?

TS: Ben yüzeyle problemi olan bir sanatçıyım. Kendi bağlamım çerçevesinde formal olanla teorik olanı birbirinden ayırmadan üretmeye çalışıyorum. Bu durumla beraber etkilendiğim sanatçılar Gerhard Richter, Anselm Kiefer, Gabriel Orozco, Ai Weiwei gibi sanatçılar. Türkiye’den de Mübin Orhon, Fahrelnisa Zeid, Sarkis, Yüksel Arslan, Altan Gürman gibi sanatçılar. Kullandığım malzemeler ve uyguladığım tekniklerle ortaya çıkan kimi işlerde bu sanatçılara atıf yapıyorum. Örneğin, kimi resimlerin dokusu ya da kitaplar üretmiş olmam Kiefer’in estetiğiyle yakınlık kurarken, hissettirdiklerine göre seçerek uyguladığım tarihi imgeler ve bu imgelerin sprey kullanımıyla flu ve geçişli etkisi Richter’in eserlerine atıf yapar. Ürettiğim işler daha çok savaş estetiği üzerine odaklanmıştır. Bunun nedeni de yine savaş çağında, savaş coğrafyasında yaşıyor olmam ve üretiyor olmam.

Sizi resim çalışmalarınız dışında başka platformlarda da görüyoruz; kısa filmler, enstalasyonlar, performanslar gibi. Biraz bahseder misiniz?

TS: 2005’te Haliç’te bir enstalasyon-performans çalışması olan Yüzen Gecekondu’yu Guido Cassaretto ile beraber gerçekleştirmiştik. Göksu deresinde inşa ettiğimiz bu yüzen evi, başka bir tekne vasıtasıyla çekerek Haliç’e getirip demirlemiş ve yüzen ev içerisinde yaklaşık olarak 10 gün süresince yaşamıştık ya da yaşamaya çalışmıştık diyelim. 9. İstanbul Bienal’i ile eş zamanlı yaptığımız bir proje idi Yüzen Gecekondu, bu sene Art Beat İstanbul fuarında proje bölümünde de videosu sergilendi. ID ve İZ adlı kısa filmlerin senaryo yazarlığını ve sanat yönetmenliğini yaptım, sırasıyla 2008 ve 2011 yıllarında. ID, 6. Metro Group Kısa Film Yarışması Birincilik Ödülü ve 20. Uluslararası İstanbul Kısa Film Festivali En İyi Deneysel Film Ödülü’nü aldı. İZ ise Cannes Film Festivali başta olmak üzere çeşitli Akdeniz film festivallerinde gösterimler aldı. Amerikalı sanat grubu Poerty Scores’un şu sıralar tamamlamakta olduğu “Go South For Animal Index” adlı kısa filminde de “Little Boy” sergimden bir kısım eserler yer alacak. Yine aynı grubun düzenlediği sanat davetlerine de katılıyorum fırsat buldukça. Şu dönem yoğun olduğunuzu düşünerek sergi sonrası için yapmayı düşündüğünüz projeler var mı? TS: Bu sergi için çalışmalarıma devam ederken bir yandan da bir sonraki sergim için araştırmalarıma başlamıştım ve hala da devam etmekteyim. Bu arşiv çalışmaları şu sıralar beni oldukça meşgul ediyor. Henüz çerçevesi tam olarak belirmemişken detaya girmeyeyim ama yurtdışı ile bağlantılı projelerim üzerine de çalışmalarıma devam ediyorum.

Bu güzel sohbet için teşekkür ederiz.

TS: Ben teşekkür ederim.

| Tags: , , , , , | More: blog